Gelecek Partisi Diyarbakır İl Başkanı Aydın Altaç: Kürt sorunu anayasayla çözülür

 Gelecek Partisi Diyarbakır İl Başkanı Aydın Altaç: Kürt sorunu anayasayla çözülür

Daha önce AK Parti içinde önemli görevler üstlenen Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan, partiden istifa ettikten sonra yeni partiler kurdular. Davutoğlu’nun Gelecek Partisi ile Babacan’ın DEVA Partisi nasıl bir siyasal hat izleyecek? Nasıl bir muhalefet tarzını benimseyecek? Bu ve benzeri soruların cevabı Diyarbakır’da da merak ediliyor. Ancak iki partinin de kuruluş çalışmalarının hâlâ devam ettiğinin farkında olan Diyarbakırlılar soğukkanlı ve sabırlı bir şekilde parti liderlerinin açıklamalarını dinlemekle yetiniyor şimdilik.

Öte yandan iki liderin siyasi geçmişleri de hafızalardaki yerini koruyor. Gelecek Partisi Diyarbakır İl Başkanı Aydın Altaç ile yaptığımız söyleşide, çok da farkında olmadan, ‘geçmiş’ üzerinde epeyce durduk. Bu biraz zorunluydu da. Çünkü Gelecek Partisi’nin Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, AK Parti’de Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunmuş, daha sonra Başbakan ve partinin Genel Başkanı olarak siyaset sahnesinde yer almıştı. Özellikle 2015 genel seçimlerinden sonra, Davutoğlu’nun Başbakanlığı döneminde Türkiye’de ve bölgede ciddi olaylar meydana gelmişti.

İlgili İçerikler:

Aydın Altaç ise 2013-2015 yılları içinde AK Parti Diyarbakır İl Başkanlığı yapmıştı. Barış sürecinde il başkanlığı yapan Altaç’ı belki en çok zorlayan 6-8 Kobanê eylemleri olmuştu. Altaç, daha sonra görevini devretse de parti içinde kalmaya devam etmişti. Dolayısıyla 2015’ten sonra yaşananların yakın tanıklığını yapmıştı.

Hukukçu ve siyasetçi Aydın Altaç ile Gelecek Partisi’nin ilkeleri ve bölgedeki çalışmaları hakkında konuştuk.

‘AK PARTİ, AK PARTİ OLMAKTAN ÇIKTI’

Bir dönem AK Parti Diyarbakır İl Başkanı olarak görev aldınız. Daha sonra görevi devrederken, “Biz siyasete başlarken, AK Parti ile başladık ve böyle devam edecek” demiştiniz. Ne değişti de şimdi Gelecek Partisi İl Başkanı olarak siyasete devam ediyorsunuz?

AK Parti, AK Parti olmaktan çıktığı için ayrıldık. Yolsuzluk, yoksulluk, yasaklarla mücadele eden, insan hak ve hürriyetlerini esas alan bir parti idi. Bunlar parti programında vardı ve biz böyle bir partide siyasete başladık. Başta şimdiki AK Parti Başkanı ve Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan olmak üzere uzun bir süre de bunun için çabaladık. Ancak bir süre sonra işin farklı bir mecraya döndüğünü anladık. Bunun için de büyük bir mücadele verdik. Çözüm sürecinin en hararetli dönemi olan 2013-2015’te AK Parti il başkanlığı yaptım. O dönem Diyarbakır ve bölgenin problemleri hakkında bilgilendirme yaptım. Görevi devrettikten sonra da AK Parti içinde siyaset tarzının mecra değiştirmesine karşı direnç gösterdik. Sıkıntıların, yanlışların ortadan kaldırılmasına dair. Hatta şunu söyleyeyim, bir platform kurduk ve dedik ki parlamenter sistem Türkiye’nin sorunlarını çözemedi, sistem değişikliği ile bunu sağlayabiliriz. Bir hukukçu olarak şöyle düşünüyordum: Yargı tamamen bağımsız, yasama kendi alanıyla ilgili çalışan bir organ, yürütme de yargı ve yasamanın dışında icraatın taraf olacak. Türkiye’nin temel sorunları bu üçünün birbirini dengelediği bir sistem olarak düşünüyordum. Ama bugün geldiğimiz nokta bunun çok ötesinde. Cumhurbaşkanının bir cümlesiyle yargı tasfiye ediliyor, bir cümleyle Meclisi feshedebiliyor, yürütme için cümle sarf etmesine gerek yok çünkü yürütme bizzat kendisi. Bakanlar ve diğerleri usulen etrafında bulunuyor. Şimdi biz böyle bir sistem düşünmemiştik. Ama uygulamada bugün bu var. Onun için biz AK Parti’den ayrıldık. AK Parti’nin yaptığı yanlışlar Türkiye’ye bedel ödetiyor. Ekonomik olarak bedel ödetiyor, siyasal olarak bedel ödetiyor. Toplumsal olarak bedel ödetiyor. Eğitim ve sağlık sektöründe de öyle. AK Parti 5 yıl önce yanlışlarını görebilseydi belki Türkiye bugün bu bedelleri ödemeyecekti.

‘MHP, AK PARTİ’Yİ KENDİ ÇİZGİSİNE ÇEKTİ’

AK Parti neden değişti?

İki sebebe bağlıyorum. İlki MHP ile kurulan ittifak. AK Parti MHP’yi kendi çizgisine çekebilseydi, yani o aşırı milliyetçi, ötekileştirici dili tasfiye edebilseydi Türkiye için hayırlı bir sonuç ortaya çıkabilirdi. Ama tam tersi oldu, MHP AK Parti’yi kendi çizgisine çekti. Türkiye’de siyasetin normalleşmesi için de bir katkı sağlanmış olacaktı. Belki HDP de etnik söylemden vazgeçip biraz daha ortaya çekilecekti. Bu, çok net söylüyorum, Türkiye için çok talihsiz bir ittifak oldu. Öte yandan Gezi olayları sırasında Devlet Bahçeli’nin sayın Cumhurbaşkanı hakkında söylediklerini unutmuş değiliz. Bu söylemlere rağmen bir ittifak kurulduysa, bunun altında başka nedenler aramak gerekiyor. Özellikle FETÖ darbe girişiminden son hükümet kanadında inanılmaz güvenlikçi bir siyaset tarı yürütüldü. Türkiye’de güvenlik sorunu varsa elbette güvenlik argümanlarını kullanacaksınız ama siz bu refleksle yargıyı, adaleti, sağlığı, eğitimi aklınıza gelen bütün alanları kendi fikriniz minvalinde yürütmeye kalkışırsanız bu kabul edilecek bir durum değil. Biz bunu son süreçte iliklerimize kadar yaşıyoruz. Türkiye’deki ekonomik sorunların temel nedeni güvenlikçi politika refleksinin yansımasıdır. Eğitim ve sağlık alanındaki sorunların temel nedeni de budur. Çok ciddi bir yönetim krizi var Türkiye’de.

‘HDP’NİN NEZAKET DIŞI TAVRI’

İttifaklardan söz etmişken Osman Baydemir’in son açıklamasını hatırlatmak isterim. HDP’nin 2015 seçiminden sonra Erdoğan’a 3 seçenekle gittiğini ancak bunun karşılık bulmadığını söyledi. Sizin bu 3 seçenekten haberiniz olmuş muydu o dönem? AK Parti bu önerilere neden karşılık vermedi? AK Parti, HDP’nin önerilerinden birini kabul etseydi, şimdi başka şeyler konuşuyor olabilir miydik sizce?

Bu tür konularda iki tarafı konuşturmak gerektiğini düşünüyorum. Osman Bey geçmişten tanıdığım meslektaşım. Taktir ettiğim, siyasi mücadelesine saygı duyduğum bir insan. Fakat keşke AK Parti’nin hangi tekliflerle kendilerine geldiğini de söyleseydi. Genel Başkanımız Ahmet Davutoğlu, o dönem AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan’dı. Büyük bir cesaretle, gelebilecek tepkilere aldırış etmeden HDP’ye giderek koalisyon hükümeti kurabileceklerini açıkça söyledi. Bu teklifle gitti.

Teklifin ayrıntılarında ne vardı? Bu konuda bilginiz var mı?

Bu teklifin ayrıntılarını ben bilmem. Ancak buradan hareketle şunu açıkça söyleyebiliriz, orada çok nezaket dışı tavırlar oldu. Sırrı Süreyya Önder, ‘Gelir kaçak çayımızı içer, gidersiniz’ gibi insanı rahatsız edecek söylem tarzı geliştirdi. Ülkenin Başbakanı’nı bu söylemle karşıladılar. Sayın Baydemir söz konusu teklifleri keşke o dönem kamuoyu ile paylaşsaydı. Kusura bakmasınlar, başka bir ittifakın kurulmaması konusunda onların da hatalı politikaları oldu. Keşke Baydemir ve arkadaşları hendek politikalarına karşı da durabilseydiler. Emin olun bugün Kürt meselesini de çözmüş olurduk. Ekonomik problemlerimiz olmazdı bugün. O zaman Türkiye sadece Ortadoğu’da değil bütün dünyada güçlü bir ülke olacaktı.

‘KARŞILIKLI GÜVEN DUYGUSU OLUŞMADI’

2015 Haziran seçiminde sonra Türkiye’de ve bölgede pek çok trajik olay yaşandı. Ahmet Bey Başbakan’dı ve siz Diyarbakır İl Başkanıydınız. Bütün bu trajik olaylar neden yaşandı sizce? Bunun önüne neden geçilemedi?

Doğrusu o günleri hatırlamak bile istemeyiz. 6-8 Ekim olayları olduğunda AK Parti İl Başkanıydım. Diyarbakır’ı ciddi manada geri götüren olaylara tanık olduk. Ancak o dönem Genel Başkanımız Sayın Davutoğlu’nun samimiyetiyle ilgili hiçbir tereddüt hissetmedim. Olayların başından sonuna kadar hem güvenlik, siyasal, sosyal boyutuyla ilgilendi ve bizimle tartıştı. 20 ya da 21 Ekim olmalı, bizi Ankara’ya davet etti. Son derece sakin ve çözüm için bizi dinledi. Böyle bir hadise yaşandı, bundan sonra böyle bir hadisenin yaşanmaması için ne tür önlemler almak gerekiyor, bununla ilgili bizden aldı bilgiyi. Toplantıya katılan bütün arkadaşların ortak söylemi, Çözüm Süreci devam etsin ama güvenlik boyutuyla da ortamı boş bırakmayalım oldu. Dolmabahçe mutabakatına kadar sürdü bu çabalar. Sonra bu mutabakat kabul edilmedi biliyorsunuz. Şimdi HDP ya da AK Parti suçluydu dersek ya da herhangi bir siyasetçiyi suçlarsak bu işin ucuz kısmı olur. O sürecin akamete uğramasının temel sebeplerinden bir, siyaset kurumunun temsilcileri, sorunun siyaset yoluyla çözülebileceğine dair birbirlerini ikna edemedi. Karşılıklı güven duygusu oluşmadı. İkinci husus, bu güven duygusunun oluşmaması için ciddi aktörler devreye girdi. Farklı istihbarat örgütleri sürecin akamete uğraması için inisiyatif kullandılar. O süreçte, Türkiye içinde farklı bir güç var, FETÖ yapılanması var. FETÖ askerin, siyasetin, emniyetin içine girmiş ve onlar da bu sürecin sağlıklı yürümemesi, meselenin çözülmemesi için direnç gösterdiler. Bütün bunlar bir araya gelince süreç işlemedi. Fakat sayın Davutoğlu’nun samimiyetini test yapmak istersek, o dönem yapılan bütün insan hakları ihlallerine karşı Sayın Davutoğlu tedbirler aldı. Mesela Cizre’de bir vatandaşın cenazesinin insanlığa aykırı bir şekilde panzerin arkasına bağlanmasına hemen müdahale etti. Uzun bir süre güvenlikle özgürlükler arasındaki dengeyi korumak istedi. Ama düşünün ki şehrin içinde, mesela Sur ilçesinde bariyerler kurulmuş, çukurlar kazılmış. Buraya müdahale etme zorunluluğu doğmuş. O dönemde siyaset kurumu buna çözüm getirebilirdi. HDP’nin o dönemki siyasetçileri ve iktidar partisinin mensupları olarak bir uzlaşma ortamı yaratıp bu trajik olayları engelleyebilirdik. Ama ne oldu? Suçlama anlamında söylemiyorum, siyasetçi birçok arkadaş, hendekleri kazan gençlere “kahramanlarımız” deme yöntemini seçti. Bunun bedelini de Kürt halkı ödedi. Bölge halkı, bütün Türkiye ödedi. Sonuç itibarıyla bu sorun hâlâ çözülemedi.

Barikatların kurulmasıyla, hendeklerin kazılmasıyla ilgili hep HDP suçlanıyor. Ancak bütün bu hazırlıklar, emniyet dahil herkesin gözü önünde oldu. İktidar partisini temsilen siz siyasetçiler de tanık oldunuz. Siyasetçiler inisiyatif kullanarak bu girişimin çatışmaya dönüşmesinin önüne geçemez miydi? Mesela olaylar boyutlanmadan Hatip Dicle, DTK Eşbaşkanı olarak Cizre’ye gitti, hendekler kapatılsın istedi. Kabul de görmüştü bu talebi ama Diyarbakır’a döndükten hemen sonra çocuk yaşta bir genç vuruldu Cizre’de ve olaylar yeniden başladı. Sözünü ettiğiniz siyaset kurumu inisiyatifi hendek kazan gençler ile güvenlik güçlerine bırakmış gibi bir izlenim ortaya çıkıyor. HDP’liler gençlere kahraman dedi ama iktidar partisinin söylemleri de bundan aşağı kalır değildi.

FETÖ o dönem Türkiye içindeki en büyük güçtü. FETÖ bütün bu olayları provoke etti. FETÖ ile AK Parti arasında çok ciddi bir güç savaş vardı. O dönemde bu meselenin çözüldüğünü farz edin, AK Parti dünyada güçlü bir yapı oluşturmuş olacaktı. FETÖ, hükümetin bu konuda başarılı olmasının önüne geçmek. Çok doğru söylüyorsunuz, silahlar taşındı ve emniyet buna müdahale etmedi. Bana sorarsanız o dönemdeki emniyet yapılanması içinde FETÖ’nün elemanları onlara yardım ettiler. FETÖ’nün mantığı, düşmanımın düşmanı benim dostumdur. Bu yüzden destekledi ve bu şekilde hükümetin acizliğini ortaya koymaya çalıştı. İkinci husus, HDP seçimde büyük bir başarı ortaya koymuş, Meclis’e girmiş, ama PKK’nin başkanlık konseyi açıklama yaptı ve “Bu sizin değil bizim başarımızdır” dedi. HDP’li arkadaşlarımız maalesef buna teslim oldular. Bir sonraki adım hendek siyaseti oldu. Eğer başkanlık konseyinin açıklamasına HDP’li arkadaşlar “Halk bize oy verdi, sivil siyasete, parlamentoya oy verdi. Bu meseleyi siyaseten çözmemiz için bize oy verdi” demiş olabilselerdi belki de bir sonraki adım hendek siyaseti olmayacaktı. Bu anlamda o zaman da şimdi de sonra da eleştireceğim HDP’yi. O dönemin HDP’li siyasetçileri ile AK Partililer arasında meselenin siyaseten çözülmesi yönünde güvensizlik vardı. Güvensizlik olunca çözüm olmaz ve sonuçta da durum bu hale geldi.

‘KÜRT MESELESİ ANAYASAYLA ÇÖZÜLÜR’

Hükümet, meseleyi o kadar insan ölmeden, şehirler yıkılmadan çözemez miydi?

1983-2020, 37 yıldır silahlı çatışma dönemi yaşıyoruz. Bundan öncesi de var, 1800’lere kadar gidiyor bu durum. Her dönem bir şekilde bastırılarak, güvenlik tedbirleriyle çözülmek istenmiş, bu yönde adımlar atılmış. Bugün eğer, geçmiş tarihi de göz önüne almazsak, çözüm önerilerimiz sağlıklı olmayabilir. Bu mesele asla silahla çözülecek bir mesele değil. Öldürerek çözülecek bir mesele değil. Sayın İçişleri Bakanı diyor ki bu sene dağda kimse kalmayacak. Dağda kimsenin kalmaması önemli değil. Önemli olan meseleyi çözmektir. Dağda bugün PKK’li olmasa bile sorun çözülmüş mü oluyor? Hayır. Bu ülkede eğer demokratik standartları yükseltecekseniz, yasal ve anayasal anlamda Kürt diliyle, kültürüyle ilgili, Kürtlerin vatandaşlık tanımıyla ilgili düzenlemeler yapmak zorundasınız. Bugün dağda PKK’yi bitirdiniz, yarın başka bir örgüt çıkar. Bu iş siyaset kurumu için de yasal, anayasal düzenlemelerle, demokratik standartları yükselterek çözebilirsiniz. O zaman PKK olsa bile halkın nezdinde kabul görme şansı yoktur.

Kürt meselesini çözme konusunda sizin ve partinizin önerisi nedir?

Türkiye güvenlik tedbirlerini almak zorunda, kimsenin buna itirazı olmaz zaten. Hendek siyaseti döneminde nasıl güvenlik tedbirleri alındaysa yine alınacaktır. İkincisi, eğer siz gerçek manada bir çözüm üretmek istiyorsanız anayasal adımlar atmak zorundasınız. Anadilde eğitimden tutun kamu kurumlarında anadilin kullanılmasına, üniversitelerde Kürtçe eğitimin verilmesine kadar adımlar atmak zorundasınız. Vatandaşlık tanımından tutun kültürel haklara kadar. Bu konularda mutabık kalındığı zaman Türkiye’de ne Kürt meselesi kalır ne öldürme meselesi kalır ne de güvenlik problemi olur. Ben bu kanaatteyim. Partimizin programında bu hususlar geçiyor. Bu mesele tamamen insan hakları meselesidir diyor parti programımızda.

‘MAKUL VE HAKLI GEREKÇELERİMİZ VAR’

Diyarbakır, Suruç ve Ankara’da meydana gelen patlamalar, bölge şehir merkezlerindeki çatışmalar ve benzeri olayların hepsi insanların hafızasında hâlâ canlılığını koruyor ve bütün bunlar, parti başkanınız Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlık yaptığı dönemde meydana geldi. Gelecek Partisi Diyarbakır İl Başkanı olarak insanlara gittiğinizde nasıl karşılanıyorsunuz?

Bizi eleştirenler oluyor ama bizim de çok makul ve haklı gerekçelerimiz var. Bugün Diyarbakırlı bir vatandaş çıksın “bu hendek, çukur siyaseti doğruydu, devletin müdahale etmesi hataydı” desin, biz de diyelim “evet, biz yanlış yaptık.” Ama öyle bir şey yok. Sebep sonuç ilişkisi var burada. Hendek kazılmış, barikat kurulmuş. Siyasete alet etmek için söylemiyorum ama o dönemki Başbakan ve şimdi Gelecek Partisi’nin Genel Başkanı bu işin suhuletle çözülmesi için büyük gayret gösterdi. Onun için zaten HDP’lilerle sürekli diyalogları vardı. Olayların daha büyümemesi için, yeni mağduriyetlerin oluşmaması için büyük gayret gösterdi. Görünmüyor ama süreci baltalamaya çalışan büyük bir FETÖ operasyonu var ve buna hakim olamıyorsunuz çünkü güç onlarda. Öte tarafta görüşmeler yapılıyor ama bir taraftan da hendekler kazılıyor. En son kertede eğer siz bunu bu şekilde kan dökülmeden, vatandaş mağdur olmadan çözemiyorsanız müdahale etmek zorundasınız. Şunu da unutmamak lazım, Diyarbakır Jandarma Alay Komutanı FETÖ’den tutuklandı. Bütün emniyet müdürü yarımcıları, 2’inci Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığındaki bütün komutanlar, 2’nci Ordu Komutanı hepsi FETÖ’den yargılandı. Operasyonu bunlarla yapıyorsunuz ve bunların amacı belli. HDP ya da başkası nasıl göremediyse tehlikeyi, devlet içindeki bu yapılanmanın ne amaçla operasyon yaptığını bilme şansımız olmaz ki. FETÖ, vatandaşın zarar görmesi için gelinden geleni yaptı. Neden? Hükümete yönelik tepkiler gelişsin diye. Eğer o dönemde ölümler olmuşsa, o dönemde mağduriyetler oluşmuşsa, o dönemde vatandaş bedel ödemişse oranına bakmaksızın herkesin bunda sorumluluğu var.

Bir de ‘Sur’u Toledo yapacağız’ cümlesi var. Altı mahallenin yıkılmasından sonra bu cümlenin söylenmesi insanların aklından çıkmıyor.

Bu çok iyi niyetle söylenmiş bir cümledir. Toledo, UNESCO kriterlerine göre en iyi korunan yerlerden bir tanesidir. Toledo ne kadar sahiplenilmiş, muhafaza edilmişse, Sur da bizim için o kadar önemlidir, demek istedi. Değer atfediyor Sur’a. Yoksa biz burayı yıkacağız, yeni bir yer inşa edeceğiz anlamında kullanmadı Toledo’yu. Bu çok çarpıtıldı.

Çarpıtıldı mı gerçekten?

Evet, buna inanıyorum. Çünkü sayın Genel Başkan’la defalarca konuştuk. Sur’a yeni bir anlayışla, yeni bir bakış açısıyla yaklaşarak himaye etmeyi kastediyordu.

Bunu başarabildi mi sizce? Yani siz Sur’un şimdiki haline bakınca ne düşünüyorsunuz?

İstediği gibi olmadı. Sur ilçesinin tarihi, manevi, kültürel havasından faydalanıyorduk. Bugün özellikle Alipaşa’da yapılan binaları görünce içimiz sızlıyor. Bu proje nasıl geçti bilmiyoruz ama bu projenin altında imzası olan herkesin Diyarbakırlılara bir özür borcu vardır. Çünkü şu anda yapılan evler Diyarbakır kültürüyle ilgili değil. Eğer Diyarbakır’ın esas evlerini görmek istiyorlarsa biraz daha iç tarafa geçerek 100 yıl önce yapılmış evleri görsünler.

‘DEMİRTAŞ’IN TUTUKLU OLMASI HAK İHLALİDİR’

Birçok siyasetçi ve gazeteci ya sürgünde ya da hapiste. Ancak yıllardır hapiste olan Selahattin Demirtaş, Osman Kavala ve Ahmet Altan gibi bilinen isimler sıklıkla gündeme geliyor. Üstelik bu isimlerin serbest bırakılmasıyla ilgili mahkeme kararları da var. Siz bir siyasetçi ve hukukçusunuz aynı zamanda. Neden serbest bırakılmıyorlar?

Ben avukatım. Bir dosyanın içeriğini bilmeden değerlendirme yapmam. Ancak bizi bağlayan mahkeme kararları var. Selahattin beyle ilgili AİHM’nin verdiği karar var. Anayasa Mahkemesi’nin Osman Kavala ve Ahmet Altan’la ilgili verdiği kararlar var. Birçok kişi hakkında verilmiş hak ihlalleri kararı var. Bu kararlar benim açımdan yüzde yüz bağlayıcıdır. Benim nezdimde Demirtaş, Kavala ve Altan, hak ihlali almış bütün tutukluların bir an önce serbest bırakılması gerekiyor. Eğer serbest bırakılmıyorlarsa bunda politik bir beklenti vardır, hak ihlalidir, hukuka aykırılık vardır. Biz bunu yeni söylemiyoruz. Demirtaş’la ilgili geçen yıl AİHM karar vermişti, o dönem de Sayın Cumhurbaşkanı biz bunu tanımıyoruz demişti. Oysa mahkemenin verdiği karar anayasamıza göre bağlayıcıdır ve bunu es geçemezsiniz, bunun hukuki sorumluluğu var. Keşke sayın Bülent Arınç da geçen sene hak ihlali kararından sonra Cumhurbaşkanı’na itiraz etseydi. Keşke şimdiki Adalet Bakanı Abdülhamit Gül o gün “Hayır, AİHM kararları bizi bağlar” diyebilseydi. Sayın Demirtaş bugün serbest bırakılsa hiçbir kıymeti harbiyesi yok çünkü mahkeme kararından sonra TC vatandaşını bir yıl boyunca içeride tuttunuz. Bu sayın Kavala ve Altan için de geçerli.

‘VATANDAŞIN TERCİHİ ESASTIR’

Belediyelere kayyım atanması, milletvekilliklerinin dokunulmazlıklarının düşürülmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Demokratik sistemde vatandaşın tercihi esastır. Beğenirsiniz beğenmezsiniz, bu böyledir. Vatandaşın oyunu koruyup kollamanız gerekiyor. Çünkü sınırsız verilmiş bir yetki değil, 3-5 yıl sonra tekrar sandık kurulduğunda eğer iyi bir icraatı yoksa vatandaş gereğini yapar. Bunu sizin yapmanıza gerek yok. Bakın 1999 sayın Cumhurbaşkanı yargılanırken ben genç bir avukattım. Sayın Cumhurbaşkanı hakkında verilen karar kesinleşmeden görevden alınmadı. Yapılması gereken oydu. Ama bugün bakıyoruz, belediye başkanı akşam gözaltına alınıyor, sabahın ilk saatlerinde yerine kayyım atanıyor. Bu iki açıdan çok riskli. Birincisi demokratik teamülleri ortadan kaldırıyorsunuz. İkinci husus da yargıyı buna alet ediyorsunuz. Çünkü yargıya, “Bu adam suçluydu, yerine kayyım atadım, sen de hemen gereğini yap” diyorsun. Yargı ne yapıyor, tutukluyor. 3-5 ay sonra serbest kalıyor belediye başkanı. Ne oldu peki? Neden gasp ettiniz yetkiyi? Bu nedenle kayyım atamaları hem demokrasi hem yargı açısından çok büyük tehlike barındırıyor. Bu yöntemle Türkiye’de istikrarlı bir demokrasi, istikrarlı bir yargı mekanizmasının oluşmasını da engellemiş oluyorsunuz. Bu kabul edilecek bir durum değil. Aynı şey parlamento için de geçerli. Bütün Cumhuriyet tarihine bakınız, bir teamül oluşturulmuş, siz bu teamülü ortadan kaldırıyorsunuz. Ama yarın öbür gün adaletin nasıl döneceğini kimse kestiremez. Kurumlar içinde oluşan hafızayı ortadan kaldırmanın anlamı yok. Bugün siz iktidar olursunuz yarın başkası olur.

‘PYD’Yİ İKNA ETTİLER’

Suriye meselesini de konuşmamız gerekiyor. Genel Başkanınınız Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığı döneminde Suriye politikasının temeli atıldı denilebilir. Kürt şehirlerine operasyonları ve Türkiye’nin Suriye’deki gruplarla kurduğu ilişkiler tartışılıyor. Bu sizin partinizi ve buradaki çalışmalarınızı nasıl etkiledi?

Genel Başkanımızın Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlığı dönem son derece seviyeli ve dengeliydi. Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki hükümet için de Suriye’deki Kürtlerle ilişkiler de bu böyleydi. PYD’nin Genel Başkanı Salih Müslim Türkiye’ye gelip gidiyordu, görüşmeler yapılıyordu. Sonradan 2013’ün sonlarında diyalog aniden koptu. O dönem Türkiye Başbakanı’nı eleştiriyorsak öbür tarafa da bakmak lazım. İyi giden diyalog neden koptu? Bana sorarsanız o süreçte PYD, Türkiye hükümeti ile diyalogun sağlıklı olmadığı yönünde ikna edildiler. Amerika burada zaten sizin ‘zahmetinizi’ çekiyor, gibi telkinler oldu. Türkiye ile diyalog kopuyor, öte yandan Rusya’da elçilik açıyordu PYD. Amerika’nın üst düzey güvenlik bürokrasisi ile PYD ortak açıklamalar yapıyordu. Türkiye ile diyalog kesiliyorsa ve başka ülkelerle ilişki geliştiriliyorsa, bizim bilmediğimiz farklı durumlar var demektir. Nitekim PYD’nin en zor döneminde Türkiye kapılarını açtı. Türkiye’de yüzlerce yaralı tedavi gördü. Bu gelişmeler yaşanırken aklımıza şu geliyor: Türkiye PYD ve Abdullah Öcalan ile görüşüyor. Türkiye hem Suriye Kürtleri hem Irak Kürdistan Bölgesi Kürtleri hem de Türkiye içindeki Kürtlerle iyi bir diyalog ortamı oluştu. O zaman ne olur, Türkiye’yi hiçbir güç tutamaz. Ortadoğu’da kendisine büyük bir siyasal ve ekonomik alan açmış oluyor. PYD en zayıf halkaydı ve PYD’yi aradan çektiler. Kendi siyasetleri, kendi stratejileri doğrultusunda diyalog geliştirdiler.

Dış güçlerden söz ediyorsunuz. Ama Türk askerinin Kürt bölgesinde olması doğru mu?

Bence Türkiye kendi sınırları içerisinde ciddi güvenlik tedbirlerini alıp, sınırdan olayların sirayet etmemesi için tedbir alması gerekiyordu. Fakat sonradan Suriye içinde gelişen toplumsal olaylardan en çok mustarip olan ülke Türkiye oldu. Sonuçta Suriye’den 4 buçuk milyon insan Türkiye’ye geldi. Siz ne kadar güvenlik tedbiri alırsanız alın derinliği olmadığı taktirde bir şekilde kapınıza geliyorlardı. O zaman orada da bir güvenlik hattı oluşturup mümkün mertebe sınıra dayanmadan, ön saflarda tedbir mahiyetinde bir hat oluşturulmak istendi diye düşünüyorum. Ama eğer bu süreçte orada insanlar zarar görmüşse elbette Türkiye hükümeti sorumludur. Orada bir insan hakları ihlali olmuşsa orada kişilerin can ve mal güvenlikleri zarar görmüşse bir şekilde Türkiye sorumludur. Bunun farklı sebepleri var mıdır, ayrıca tartışılabilir.

Davutoğlu:Doğu Perinçek’in ‘AK Parti’yi ben yönetiyorum’ sözlerine Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘Sen kimsin? Diyemiyor”

Yorum Yap